Mustafa TÜRKYILMAZ
31 Temmuz 2015 Cuma
IRKÇILIK
Irkçılık, cahilliğin şeytani ve psikopatça bir formudur der Bernard Shaw. Hakikatten de öyle değil midir? Irkçılık bu özelliklerinden dolayı çağlar boyunca popülerliğini her zaman koruyan toplumsal sorunlardan biri değil imidir? Acaba toplum olarak bizler ırkçı söylemlerde bulunuyor muyuz? Hafızalarımızı biraz zorlayarak, geçmişte yapılan ırkçı söylemleri hatırlamaya çalışalım.
Yöremiz insanı, eski spor bakanlarından, kentimizin futbol takımına başkanlık yapan kişi; takımda oynayan zenci İngiliz futbolcu için ne demişti?
“Yam yam”.
Yine Trabzon’da bir spor müsabakasında tribünde tezahürat yapanlar ayağa kalkmayan Ermeni olsun” demeleri.
Başka bir spor müsabakasında Elezığspor –Malatyaspor maçında Elazığ taraftarları Hrant Dink Malatyalı olması hasebiyle. Ermeni Malatya diye tezahürat yapmaları.
Fenerbahçe –Trabzonspor maçında bir futbolcunun Trabzonsporlu siyahı oyuncuya negro (zenci) demesi.
Spor müsabakalarında siyahî oyuncunun top ayağına geldiğinde rakip taraftarların muz göstererek ırkçı yaklaşımlarda bulanmaları vs.
Bunların yanında birde ilçemizde çoğu kişinin rahatlıkla söyleyebildiği ırkçı söylem olan: ”En iyi Kürt ölü Kürt” söylemi. Bu söylem belki de ırkçılığın zirve yapmış halidir. Haşa Lehvi mahfuza (Allah’ın Kader Defterine) Kürt bir ailenin çocuğu olarak yazılmamak için veya of doğumlu yazılmak için Allah’la bir pazarlığımız mı var? Yaratma takdiri allahın tasarrufunda olduğu halde nasıl elimizde olmayan bir sonuçtan dolayı mensup olduğumuz ırkı, aileyi övebiliyoruz? Bu övünme ilkel ve gayri akli bir yaklaşımdır. Aslında ırkçılık yapmak bir bakıma kaderi tenkit ve şirktir.
Dini mülahazaları çok iyi bilen bizler efendimiz sav. Irkçılıkla alakalı şu hadislerini bilmez miyiz?
“Arap’ın Aceme, Acem’in de Arap’a üstünlüğü yoktur. Aynı zamanda siyahın beyaza ve beyazın da siyaha bir üstünlüğü yoktur, üstünlük sadece takva iledir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktandır.”
“Irkçılık yapan, ırkçılık için savaşan ve ırkçılık uğrunda ölen, bizden değildir.”
Konuyla alakalı bir örnekte asrı sadetten verelim. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.s)'in müezzini Bilâl-i Habeşi ve sahabeden Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) tartışmışlardı. Tartışma esnasında Ebû Zer, siyahî olan annesinden dolayı Hz. Bilâl'i küçümseyip ayıplamıştı. Buna oldukça üzülen ve içerlenen Hz. Bilâl, Allah Resûlü'ne bu durumu şikâyet etmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s) Ebu Zer el-Gıfari'yi çağırarak ona şöyle serzenişte bulundu : “Ey Ebû Zer! Bilal'i siyahi annesinden dolayı mı küçümsüyor ve ayıplıyorsun? Demek ki sen, kendisinde hâlâ cahiliyeden kalıntı bulunan bir kimsesin.
Hepimizin tek bir babadan yani Hz. Ademden geldiğini düşünürsek, ırkçılık adı altında yapılan kavga bir babanın oğulları arasındaki kavgadan farksızdır. Biz Müslümanlar olarak yapmamız gereken bizi ırkçılığa çağıran her türlü olgudan uzak durmak ve her insanı ya dinde kardeşimiz ya da insanlıkta eşimiz olarak bilmektir. Allah hiçbir zümreyi diğer zümreden üstün yaratılmamıştır. Allah herkese eşit olarak bir ırk vermiştir. Üstünlük yalnız takvadadır. Irkında üstünlük arayanlar cehilce, şeytani boş bir aldatmacanın içinde ömür tüketenlerdir.
Mustafa TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr
10 Kasım 2014 Pazartesi
GIYB(ET)ME !
Her günah içinde küfre giden bir yol vardır, ama gıybet öyle
bir günahtır ki gıybet içinde küfre giden birçok yol vardır. Ateş odunu nasıl yer bitirirse gıybette kişinin amellerini aynı ölçüde
yiyip bitiren bir illettir.
Kuran da hucurat suresi 12. ayette gıybet
tanımlanırken ölü kardeşinizin etini yemek, ayetin ifadesiyle tiksinilecek bir
şey olarak tanımlanmaktadır. Hümeze suresinde gıybet edenlerin Allah-ü
Teâlâ’nın yakıp tutuşturduğu, yandıkça tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateş
olan hudameye atılacağı
bildirilmektedir.
Efendimiz Sav. Bir sohbet meclisinde gıybeti tanımlarken :"Birinizin,
kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!" açıklamasını yapar. Orada
bulunan bir adam: "Ya benim söylediğim şey onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)"
der. Aleyhissalatu vesselam:
"Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin
onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir."
Bir gün boyu kısa bir kadın bazı meseleler
sormak üzere peygamber efendimize gelir, soruların cevaplarını öğrenerek çıkıp
gittikten sonra Hz. Aişe annemiz:
-Ne kısa boylu
bir kadın! Diye söylenir.
Bunun üzerine
efendimiz:
Gıybet ettin ya
Aişe der. Başka bir rivayette efendimiz sav. Aişe annemize tükürmesini söyler
ve annemiz tükürünce eline bir parça et parçası geldiği rivayet edilir.
Yine efendimiz Sav. Hz. Aişe annemizin :
"Ey Allah'ın Resulü, sana Safiye’deki şu hal yeter!" demesi üzerine
efendimiz Sav. Bu sözden memnun kalmadı ve ya Aişe "Öyle bir kelime saffettin ki, eğer o
denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) bozacaktı." buyurdu.
Bazılarımız
yeme-içme hususunda şüpheli olan şeylerden kılı kırk yararcasına kaçınırız. Âmâ
ne var ki, haram olduğu Kitap ve
Sünnetle sabit, kesin hükümlerle belli olan gıybet konusunda da aynı
hassasiyeti gösterememiz insanı hayrete sevk ediyor. Meselâ, bazı gıda
maddelerini yiyip-yememe hususuna o kadar dikkat eden bir insan, çok rahatlıkla
gıybet edebiliyor, yalan söyleyebiliyor, iftira edebiliyor. Hâlbuki biri
şüpheli şeyi yemek, diğeri ise kardeşinin etini, hem de ölü iken dişlemektir.
Ehl-i sünnet
âlimlerinin en büyüklerinden ve Hanefî mezhebi imamlarından Ebülleys Semerkandî
hazretleri hacca giderken cebine iki lira para kor ve kendi kendine şöyle şart
koşar:
Eğer Mekke yolunda giderken veya gelirken
birisi hakkında gıybet edersem bu iki lirayı Allah yolunda harcayacağım der.
Mekke’ye gider ve döner fakat iki lira cebindedir. Soranlara şu cevabı verir: Yüz defa zina etmem bir defa gıybet
etmemden daha iyidir. Evet, öyle gıybetler vardır ki yüz zina etmekten daha
büyük günahtır. Burada amaç asla zinanın küçük günah olduğunu zikretmek değil
gıybetin ne denli büyük günah olduğunu izah etmektir.
Teviline ihtiyaç
duyulmayan ayetlerde ve izahatına gerek olmayan hadislerde gıybettin nasıl bir
günah olduğu anlatılmış ancak Müslüman olan bizler neden gıybete bu hassasiyet
göstermiyoruz? Haşa ayetleri hadislerimi hafife mi alıyoruz? Gazetelerde veya
televizyonda habercilik yapanlar kocaman puntolarla hemen hemen her gün gıybet
etmekteler, iftira atmaktalar kul hakkına girmekteler, yalanlarına herkesi
ortak etmekteler. Yaptığı yalan haberlerden ötürü tekzip yayınlayacaksa
gazetenin en lüzumsuz yerinde küçük puntolarla tekzip yayınlamaktalar. Bu nasıl
İslamiyet bu nasıl Müslümanlık! Ne kadar kolay gıybet ediyoruz farzı misal
ağızdan çok kolay çıkan bir ifadeyle şu doktorlar şöyledir veya şu topluluk
böyledir diye yapılan bir gıybetin dinen hükmü o kişilerle tek tek helalleşmektir
din bunu emrediyor peki nasıl bulacağız o insanları helalleşmek için bu mümkünü
müdür? Değildir tabi. Evet, böyle gıybetler günahın en münafık, en sinsi
olanıdır. Allah muhafaza.
Gıybet musibeti
ikileştirir gıybet edilen hanede, işyerinde, toplulukta huzur olmaz gıybet
edilen ülkede insanlar tefrikaya (ayrılık) düşer. Allah gıybet eden topluluktan
bini bereketi kaldırır.
Ağzın kirliliği
biraz da kalbin kirliliğinden olur. Fesadı kalp olmazsa fesadı lisan olmaz. İçi
bozuk olanlardır ki, dilleri sürekli tenkitte ve gıybettedir. Unutmamak lazım John Lubbock dediği gibi “Dünyada en kolay şey dedikodu yapmak en zor
şeyse kendini tanımaktır”.
Mustafa TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr
16 Haziran 2014 Pazartesi
SELEFİLİK ve IŞİD
http://www.ofhavadis.com/selefilik-ve-isid-makale,873.html
SELEFİLİK
VE IŞİD
Kelime
anlamıyla Selef, öncekiler, önde olanlar demektir. Selefilikse kitap ve sünnet
çerçevesinde hüküm verme, sahabe ve tabiin'in yolundan gitme demektir. Müslüman
devletlerin topraklarının genişlemesi, farklı coğrafyalarda farklı kültürlerle
karşılaşılması sonucu özden uzaklaşmaların yaşandığı dönemde ortaya atılan ve
kelimenin tam anlamıyla 'öze dönüş' diye tarif edebileceğimiz bir yola isim
olan Selefilik denmektedir. Kitap ve sünnete göre hüküm verme tabiinin yolunda
gitme olan Selefilik ehlisünnetten ne farkı olabilir ki? Elbette hiçbir farkı
yoktur.
Başlangıçta
ehlisünnet çizgisinde olan Selefilik zamanla dini muhafaza edeceğiz
düşüncesiyle Efendimiz (sav) döneminde olmayan her bir şey bidat ilan etmiştir.
Günümüzdeki sapkın Selefilik (Cihatçı Selefilik) ayet ve hadisleri nüzul ve
geliş sebeplerinden bağımsız ele alınarak yorumlanmış ve muhalefet eden herkesi
şirkle suçlanmış hatta daha da ileri giderek selefi olmayanlar tekfirdir, (kâfirdir)
tekfir olanlarında katli vaciptir düşüncesini oluşturarak sapıklıkta zirve
yapmış bir akımdır. Bu bağlamda IŞID militanlarınca Türkiye de tekfir kabul
edilmektedir.
Son
zamanlarda İslam adına cihat hareketiyle oluşan İslami terör örgütlerinin
sayısı ve faaliyetleri artmaktadır. Nijerya’da Boko Haram, Somali’de El-Şabab,
Afganistan’da El Kaide, Suriye’de El-Nusra ve son olarak vahşatte, katliamda
diğerler örgütleri aratacak Irak’ta kurulan IŞID. (Irak Şam İslam Devleti)
Kendilerinin Selefi olduklarını iddia eden IŞİD Tikrit’i ele geçirdikten sonra, esir aldığı 2.500 emniyet görevlisinden Şii olduklarını söylenilen 1.700 polisi kurşuna dizerek katletti. Maliki rejimine karşı çıkmadığı gerekçesiyle 12 Sünni Cami İmamını hunharca katletti. İŞID öldürmekle yetinmeyip öldürdüğü insanların iç organlarını çıkarıp ağızlarında parçalayarak bu görüntüleri sosyal medyalarda paylaştı. Tıpkı barbar ortaçağ Avrupa’sında ve İslam’ın nuruyla aydınlanmamış cahiliye Araplarında olduğu gibi. Allah aşkına İslam bunun neresinde öncekiler (sahabe, tabiin) bu vahşetlerin neresinde.
Teröre başvurulmasını meşru kılacak
dinî, siyasi, etnik hiçbir amaç veya ideoloji olamaz. Bu nedenle, hepimizin
hayatını yakından tehdit eden terörü lanetlemek, onunla mücadele etmek her şeyden
önce bir insanlık görevimizdir. Ancak bu vazifeyi layıkıyla yerine getirebilmek
için politikalarının gerekçesi olarak terörden istifade edenlere prim tanımamak
gerekir. İslam ve terör kelimeleri yan yana duyunca Aklıma Yusuf İslam’ın şu
sözü geliyor. ” İslam’ı ve Kuran-ı
tanımadan Müslümanları tanısaydım Müslüman olmazdım.” Evet, dünya İslam’a
muhtaç İslam’sa tahkiki manada temsile muhtaç. Yapılan bu vahşetler İslam adına
yapıldığı düşünüldüğünde tahribat bir o kadar daha fazla oluyor, terörizm
faaliyetleriyle kaybeden hep İslam, kaybedenler hep Müslümanlar oluyor. Zira
İslam dini terör dini değildir. Teröristte asla Müslüman olamaz.
Mustafa
TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr/
27 Mayıs 2014 Salı
VAV HALİ ve MUHASEBE
http://www.ofhavadis.com/vav-hali-ve-muhasebe-makale,866.html
Mümin
her zaman kendi hal ve hareketlerinin muhasebesini yapmalı nefsiyle savaşıyla
da devamlı murakabe içinde olmalıdır. Hz. Ömer’e isnat edilen bir söz vardır hesaba çekilmeden evvel nefsinizi hesaba
çekin amelleriniz tartılmadan evvel siz amellerinizi tartın.
Bir rivayete göre, Hz. Ömer
(r.a.) her akşam ayaklarını kamçı ile döverek kendi kendine “Ey deve çobanı
Ömer bu gün ne yaptın” dermiş.
Şimdiki zamanda
o büyük insanların muhasebe anlayışını anlamakta zorluk çekmekteyiz. Peki, Ömer
ve Ömer gibi kametlerin bu denli hassasiyetle devamlı muhasebe içinde
olmalarının nedeni ne olabilir?
Bu soruyu
efendimiz sav. İki hadisi şerifiyle açıklamaya çalışalım.
Birincisi şirk nedir?
Efendimiz (sav)
şirki tanımlarken , “şirk, ümmetimin içinde zifiri karanlık gecede simsiyah bir
taşın üstünde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir” diye
buyurmaktadır.
İkincisi Kalp
sebatı nedir?
Efendimiz (sav) Ümmi
Seleme annemizden rivayetle sıklıkla şöyle dua ettiği söylenir. “Ey kalpleri
dilediği tarafa döndüren Allahlım, kalbimi dinin üzere sabitle!”(sabitleyip
perçinle)“Ey kalpleri evirip çeviren, kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” Yine Ümmi Seleme annemizden rivayetle bu duayı neden bu kadar sık yaptığı
efendimize sorduğunda;
Efendimiz sav. Şöyle buyuruyor:
-“Ya Ümmi
Seleme, gerçek şu ki insanların, kalpleri Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah
dilediğini sebat ettirir, dilediğini de kaydırır."
Efendimiz
İsmet sıfatıyla münezzeh olduğu halde, her türlü gizli ve aşikâr hatadan, günahtan
uzak olduğu halde kalp sebatı hakkında bu kadar hassas olmasıyla bizlere bir
şeyler öğütlemektedir.
Efendimiz
dahi bu kadar hassas iken ya bizler acaba aynı hassasiyeti gösterebiliyor
muyuz?
Şimdi
günümüzde birileri çıkmış biz olmazsak siz olmazdınız, varlığını bize borçlusunuz,
ben yaptım, ben ettim ben eyledim gibi küfürvari şirk kokan kelimeler sarf
etmekte haşa ve kella eğer bir şey olmuşsa (hüve –Allah) onun dilemesiyle olmuştur.
Aksini düşünmek şirktir küfürdür.
Yapılması
en güzel şey İslam Kahramanı Celalettin Herzamşah’ın yaptığı gibi
meseleyi asıl sahibine allaha teslim etmek olmalıdır.
Cengiz’in ordusunu pek
çok defa mağlup eden Celalettin Harzemşah, harbe giderken, vezirleri ve
çevresindekiler ona 'Sen muzaffer olacaksın, Cenabı-ı Hak seni galip edecek.'
demişler. Kudretli komutanda şöyle demiş: 'Ben Allah'ın emriyle, cihat yolunda
hareket etmeye vazifedarım, Cenabı-ı Hakk'ın işine karışmam; muzaffer etmek
veya mağlup etmek O'na aittir. İşte o büyük kumandan, bu teslimiyet sırrını
anlamakla çok defa muzaffer olmuştur.
Evet, mesele
muzafferiyeti asıl sahibine müsebbibül esbaba (sebeplerin yaratıcısına) Allaha
teslim etmektedir.
Bir örnekte
Halit Bin Velid’den verelim. Halit, büyük kumandan, Müslüman olmadan
önce de, Müslüman olduktan sonra da hiçbir savaşta yenilgi yüzü görmemiş askeri
deha Allahın Kılıcı, tarihçiler Halid’den bahsederken tarihin en büyük
komutanlarından biri olan Hannibal ancak Halit’in kapısında komutanlık
dilenebilir derler.
Halid, Yalancı
Peygamberlerle olan mücadeleleri bastırdıktan sonra ardından zekât vermeyen kabileleri
sindirdi. Hicri on iki yılında Irak'a İranlılara karşı iki ay gibi kısa bir
zamanda İran Sâsânî, ordularını bozguna uğratarak Hire'yi ele geçirdi, Fırat
çevresini hâkimiyeti altına aldı. Yermük Savaşında Bizanslıları bozguna
uğrattı. Kudüs'ü kuşattı ve teslim aldı. Bütün Suriye mıntıkası Müslümanların
eline geçmesini sağladı.
İslam’a bu denli
hizmet eden Halid bin Velid Yermekte İslam Ordusunun kumandanıyken Halife
Hazreti Ömer tarafından komutanlıktan azlediyor. Komutanlıktan alınan Halit komutanlıktan
alınmanın simgesi olan sarığını boynuna asarak Mekke’ye geliyor.
Halife Hazreti
Ömer Halit Medine’ye geldiğinde ona şöyle hitap ediyor “Ya Halit Allah şahit seni çok severim ama halk elde edilen zaferleri
senin şahsında buluyordu ama ben biliyorum ki bize bu zaferleri ihsan eden
Allah’tır seni halkın şirke girmesine sebep olmandan korktuğum için
komutanlıktan azlettim “der.
Evet, Kişi
her zaman yaşantısı itibariyle muhasebe ve murakabe içinde olmalı, karıncanın
ayak sesinden daha sinsi olan şirk bataklığına düşmemek için devamlı teyakkuz
halinde olmalı, doğru yoldan ayrılmamak için devamlı sıratı müstakim yolunda olmalı
ve şirke girmeden meseleyi asıl sahibine allaha teslim etme gayreti içinde
olmalıdır.
Eğer kişi
kul olarak bir şey yapmışsa, yapabilmişse sadece ve sadece Allah’ın lütfuyla
yapmıştır. Aksini düşünmek şirktir, küfürdür. Bazen kişi abd olduğunu,
topraktan geldiğini unutmakta ana karnındaki Vav durumundan düzeldiğinde
kendini Elif sanmakta. Oysaki unutmamak lazım ki ömür dediğin şey iki sala
arasından ibarettir.
Mustafa TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

