10 Kasım 2014 Pazartesi

GIYB(ET)ME !




Her günah içinde küfre giden bir yol vardır, ama gıybet öyle bir günahtır ki gıybet içinde küfre giden birçok yol vardır. Ateş odunu nasıl yer bitirirse gıybette kişinin amellerini aynı ölçüde yiyip bitiren bir illettir.
Kuran da hucurat suresi 12. ayette gıybet tanımlanırken ölü kardeşinizin etini yemek, ayetin ifadesiyle tiksinilecek bir şey olarak tanımlanmaktadır. Hümeze suresinde gıybet edenlerin Allah-ü Teâlâ’nın yakıp tutuşturduğu, yandıkça tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateş olan hudameye atılacağı bildirilmektedir.
Efendimiz Sav. Bir sohbet meclisinde gıybeti tanımlarken :"Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!" açıklamasını yapar. Orada bulunan bir adam: "Ya benim söylediğim şey onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)" der. Aleyhissalatu vesselam:     "Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir."
 Bir gün boyu kısa bir kadın bazı meseleler sormak üzere peygamber efendimize gelir, soruların cevaplarını öğrenerek çıkıp gittikten sonra Hz. Aişe annemiz:
-Ne kısa boylu bir kadın! Diye söylenir.
Bunun üzerine efendimiz:
Gıybet ettin ya Aişe der. Başka bir rivayette efendimiz sav. Aişe annemize tükürmesini söyler ve annemiz tükürünce eline bir parça et parçası geldiği rivayet edilir.
 Yine efendimiz Sav. Hz. Aişe annemizin : "Ey Allah'ın Resulü, sana Safiye’deki şu hal yeter!" demesi üzerine efendimiz Sav. Bu sözden memnun kalmadı ve ya Aişe   "Öyle bir kelime saffettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) bozacaktı." buyurdu.
Bazılarımız yeme-içme hususunda şüpheli olan şeylerden kılı kırk yararcasına kaçınırız. Âmâ ne var ki,  haram olduğu Kitap ve Sünnetle sabit, kesin hükümlerle belli olan gıybet konusunda da aynı hassasiyeti gösterememiz insanı hayrete sevk ediyor. Meselâ, bazı gıda maddelerini yiyip-yememe hususuna o kadar dikkat eden bir insan, çok rahatlıkla gıybet edebiliyor, yalan söyleyebiliyor, iftira edebiliyor. Hâlbuki biri şüpheli şeyi yemek, diğeri ise kardeşinin etini, hem de ölü iken dişlemektir.
Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden ve Hanefî mezhebi imamlarından Ebülleys Semerkandî hazretleri hacca giderken cebine iki lira para kor ve kendi kendine şöyle şart koşar:
 Eğer Mekke yolunda giderken veya gelirken birisi hakkında gıybet edersem bu iki lirayı Allah yolunda harcayacağım der. Mekke’ye gider ve döner fakat iki lira cebindedir. Soranlara şu cevabı verir: Yüz defa zina etmem bir defa gıybet etmemden daha iyidir. Evet, öyle gıybetler vardır ki yüz zina etmekten daha büyük günahtır. Burada amaç asla zinanın küçük günah olduğunu zikretmek değil gıybetin ne denli büyük günah olduğunu izah etmektir.
Teviline ihtiyaç duyulmayan ayetlerde ve izahatına gerek olmayan hadislerde gıybettin nasıl bir günah olduğu anlatılmış ancak Müslüman olan bizler neden gıybete bu hassasiyet göstermiyoruz? Haşa ayetleri hadislerimi hafife mi alıyoruz? Gazetelerde veya televizyonda habercilik yapanlar kocaman puntolarla hemen hemen her gün gıybet etmekteler, iftira atmaktalar kul hakkına girmekteler, yalanlarına herkesi ortak etmekteler. Yaptığı yalan haberlerden ötürü tekzip yayınlayacaksa gazetenin en lüzumsuz yerinde küçük puntolarla tekzip yayınlamaktalar. Bu nasıl İslamiyet bu nasıl Müslümanlık! Ne kadar kolay gıybet ediyoruz farzı misal ağızdan çok kolay çıkan bir ifadeyle şu doktorlar şöyledir veya şu topluluk böyledir diye yapılan bir gıybetin dinen hükmü o kişilerle tek tek helalleşmektir din bunu emrediyor peki nasıl bulacağız o insanları helalleşmek için bu mümkünü müdür? Değildir tabi. Evet, böyle gıybetler günahın en münafık, en sinsi olanıdır. Allah muhafaza. 
Gıybet musibeti ikileştirir gıybet edilen hanede, işyerinde, toplulukta huzur olmaz gıybet edilen ülkede insanlar tefrikaya (ayrılık) düşer. Allah gıybet eden topluluktan bini bereketi kaldırır.
Ağzın kirliliği biraz da kalbin kirliliğinden olur. Fesadı kalp olmazsa fesadı lisan olmaz. İçi bozuk olanlardır ki, dilleri sürekli tenkitte ve gıybettedir. Unutmamak lazım John Lubbock dediği gibi “Dünyada en kolay şey dedikodu yapmak en zor şeyse kendini tanımaktır”.

Mustafa TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr

16 Haziran 2014 Pazartesi

SELEFİLİK ve IŞİD

http://www.ofhavadis.com/selefilik-ve-isid-makale,873.html




SELEFİLİK VE IŞİD
Kelime anlamıyla Selef, öncekiler, önde olanlar demektir. Selefilikse kitap ve sünnet çerçevesinde hüküm verme, sahabe ve tabiin'in yolundan gitme demektir. Müslüman devletlerin topraklarının genişlemesi, farklı coğrafyalarda farklı kültürlerle karşılaşılması sonucu özden uzaklaşmaların yaşandığı dönemde ortaya atılan ve kelimenin tam anlamıyla 'öze dönüş' diye tarif edebileceğimiz bir yola isim olan Selefilik denmektedir. Kitap ve sünnete göre hüküm verme tabiinin yolunda gitme olan Selefilik ehlisünnetten ne farkı olabilir ki? Elbette hiçbir farkı yoktur.
Başlangıçta ehlisünnet çizgisinde olan Selefilik zamanla dini muhafaza edeceğiz düşüncesiyle Efendimiz (sav) döneminde olmayan her bir şey bidat ilan etmiştir. Günümüzdeki sapkın Selefilik (Cihatçı Selefilik) ayet ve hadisleri nüzul ve geliş sebeplerinden bağımsız ele alınarak yorumlanmış ve muhalefet eden herkesi şirkle suçlanmış hatta daha da ileri giderek selefi olmayanlar tekfirdir, (kâfirdir) tekfir olanlarında katli vaciptir düşüncesini oluşturarak sapıklıkta zirve yapmış bir akımdır. Bu bağlamda IŞID militanlarınca Türkiye de tekfir kabul edilmektedir.
Son zamanlarda İslam adına cihat hareketiyle oluşan İslami terör örgütlerinin sayısı ve faaliyetleri artmaktadır. Nijerya’da Boko Haram, Somali’de El-Şabab, Afganistan’da El Kaide, Suriye’de El-Nusra ve son olarak vahşatte, katliamda diğerler örgütleri aratacak Irak’ta kurulan IŞID. (Irak Şam İslam Devleti)

Kendilerinin Selefi olduklarını iddia eden IŞİD Tikrit’i ele geçirdikten sonra, esir aldığı 2.500 emniyet görevlisinden Şii olduklarını söylenilen 1.700 polisi kurşuna dizerek katletti. Maliki rejimine karşı çıkmadığı gerekçesiyle 12 Sünni Cami İmamını hunharca katletti. İŞID öldürmekle yetinmeyip öldürdüğü insanların iç organlarını çıkarıp ağızlarında parçalayarak bu görüntüleri sosyal medyalarda paylaştı. Tıpkı barbar ortaçağ Avrupa’sında ve İslam’ın nuruyla aydınlanmamış cahiliye Araplarında olduğu gibi. Allah aşkına İslam bunun neresinde öncekiler (sahabe, tabiin) bu vahşetlerin neresinde.

            Teröre başvurulmasını meşru kılacak dinî, siyasi, etnik hiçbir amaç veya ideoloji olamaz. Bu nedenle, hepimizin hayatını yakından tehdit eden terörü lanetlemek, onunla mücadele etmek her şeyden önce bir insanlık görevimizdir. Ancak bu vazifeyi layıkıyla yerine getirebilmek için politikalarının gerekçesi olarak terörden istifade edenlere prim tanımamak gerekir. İslam ve terör kelimeleri yan yana duyunca Aklıma Yusuf İslam’ın şu sözü geliyor. ” İslam’ı ve Kuran-ı tanımadan Müslümanları tanısaydım Müslüman olmazdım.” Evet, dünya İslam’a muhtaç İslam’sa tahkiki manada temsile muhtaç. Yapılan bu vahşetler İslam adına yapıldığı düşünüldüğünde tahribat bir o kadar daha fazla oluyor, terörizm faaliyetleriyle kaybeden hep İslam, kaybedenler hep Müslümanlar oluyor. Zira İslam dini terör dini değildir. Teröristte asla Müslüman olamaz.

                              Mustafa TÜRKYILMAZ
                 http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr/

27 Mayıs 2014 Salı

VAV HALİ ve MUHASEBE

http://www.ofhavadis.com/vav-hali-ve-muhasebe-makale,866.html


Mümin her zaman kendi hal ve hareketlerinin muhasebesini yapmalı nefsiyle savaşıyla da devamlı murakabe içinde olmalıdır. Hz. Ömer’e isnat edilen bir söz vardır hesaba çekilmeden evvel nefsinizi hesaba çekin amelleriniz tartılmadan evvel siz amellerinizi tartın.
Bir rivayete göre, Hz. Ömer (r.a.) her akşam ayaklarını kamçı ile döverek kendi kendine “Ey deve çobanı Ömer bu gün ne yaptın” dermiş.
Şimdiki zamanda o büyük insanların muhasebe anlayışını anlamakta zorluk çekmekteyiz. Peki, Ömer ve Ömer gibi kametlerin bu denli hassasiyetle devamlı muhasebe içinde olmalarının nedeni ne olabilir?
Bu soruyu efendimiz sav. İki hadisi şerifiyle açıklamaya çalışalım.
Birincisi şirk nedir?
Efendimiz (sav) şirki tanımlarken , “şirk, ümmetimin içinde zifiri karanlık gecede simsiyah bir taşın üstünde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir” diye buyurmaktadır.
İkincisi Kalp sebatı nedir?
Efendimiz (sav) Ümmi Seleme annemizden rivayetle sıklıkla şöyle dua ettiği söylenir. “Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren Allahlım, kalbimi dinin üzere sabitle!”(sabitleyip perçinle)“Ey kalpleri evirip çeviren, kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” Yine Ümmi Seleme annemizden rivayetle bu duayı neden bu kadar sık yaptığı efendimize sorduğunda;
Efendimiz sav. Şöyle buyuruyor:
-“Ya Ümmi Seleme, gerçek şu ki insanların, kalpleri Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah dilediğini sebat ettirir, dilediğini de kaydırır."
Efendimiz İsmet sıfatıyla münezzeh olduğu halde, her türlü gizli ve aşikâr hatadan, günahtan uzak olduğu halde kalp sebatı hakkında bu kadar hassas olmasıyla bizlere bir şeyler öğütlemektedir.
Efendimiz dahi bu kadar hassas iken ya bizler acaba aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?
Şimdi günümüzde birileri çıkmış biz olmazsak siz olmazdınız, varlığını bize borçlusunuz, ben yaptım, ben ettim ben eyledim gibi küfürvari şirk kokan kelimeler sarf etmekte haşa ve kella eğer bir şey olmuşsa (hüve –Allah) onun dilemesiyle olmuştur. Aksini düşünmek şirktir küfürdür.
Yapılması en güzel şey İslam Kahramanı Celalettin Herzamşah’ın yaptığı gibi meseleyi asıl sahibine allaha teslim etmek olmalıdır.
Cengiz’in ordusunu pek çok defa mağlup eden Celalettin Harzemşah, harbe giderken, vezirleri ve çevresindekiler ona 'Sen muzaffer olacaksın, Cenabı-ı Hak seni galip edecek.' demişler. Kudretli komutanda şöyle demiş: 'Ben Allah'ın emriyle, cihat yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenabı-ı Hakk'ın işine karışmam; muzaffer etmek veya mağlup etmek O'na aittir. İşte o büyük kumandan, bu teslimiyet sırrını anlamakla çok defa muzaffer olmuştur.
Evet, mesele muzafferiyeti asıl sahibine müsebbibül esbaba (sebeplerin yaratıcısına) Allaha teslim etmektedir.
Bir örnekte Halit Bin Velid’den verelim. Halit, büyük kumandan, Müslüman olmadan önce de, Müslüman olduktan sonra da hiçbir savaşta yenilgi yüzü görmemiş askeri deha Allahın Kılıcı, tarihçiler Halid’den bahsederken tarihin en büyük komutanlarından biri olan Hannibal ancak Halit’in kapısında komutanlık dilenebilir derler.
Halid, Yalancı Peygamberlerle olan mücadeleleri bastırdıktan sonra ardından zekât vermeyen kabileleri sindirdi. Hicri on iki yılında Irak'a İranlılara karşı iki ay gibi kısa bir zamanda İran Sâsânî, ordu­larını bozguna uğratarak Hire'yi ele geçirdi, Fırat çevresini hâkimiyeti altı­na aldı. Yermük Savaşında Bizanslıları bozguna uğrattı. Kudüs'ü kuşattı ve teslim aldı. Bütün Suriye mıntıkası Müslümanların eline geçmesini sağladı.
İslam’a bu denli hizmet eden Halid bin Velid Yermekte İslam Ordusunun kumandanıyken Halife Hazreti Ömer tarafından komutanlıktan azlediyor. Komutanlıktan alınan Halit komutanlıktan alınmanın simgesi olan sarığını boynuna asarak Mekke’ye geliyor.
Halife Hazreti Ömer Halit Medine’ye geldiğinde ona şöyle hitap ediyor “Ya Halit Allah şahit seni çok severim ama halk elde edilen zaferleri senin şahsında buluyordu ama ben biliyorum ki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır seni halkın şirke girmesine sebep olmandan korktuğum için komutanlıktan azlettim “der.
Evet, Kişi her zaman yaşantısı itibariyle muhasebe ve murakabe içinde olmalı, karıncanın ayak sesinden daha sinsi olan şirk bataklığına düşmemek için devamlı teyakkuz halinde olmalı, doğru yoldan ayrılmamak için devamlı sıratı müstakim yolunda olmalı ve şirke girmeden meseleyi asıl sahibine allaha teslim etme gayreti içinde olmalıdır.
Eğer kişi kul olarak bir şey yapmışsa, yapabilmişse sadece ve sadece Allah’ın lütfuyla yapmıştır. Aksini düşünmek şirktir, küfürdür. Bazen kişi abd olduğunu, topraktan geldiğini unutmakta ana karnındaki Vav durumundan düzeldiğinde kendini Elif sanmakta. Oysaki unutmamak lazım ki ömür dediğin şey iki sala arasından ibarettir.


Mustafa TÜRKYILMAZ
http://mustafaturkyilmaz64.blogspot.com.tr/